Advertisement About Us Contact Us
     
 
Ali KÜLEBİ
 
 
 

Balkanların Gerçekleri ve Ezilen Türkler

 Türklüğe düşman tutum takınan Sırpların Osmanlı'ya, dolayısıyla Türklere kini, bundan 6 asır öncesine dayanmaktadır. 1389'da Priştina'nın kuzeybatısında yaşanan ve 1. Kosova Savaşı olarak tarih kitaplarına adını yazdıran Kosova Meydan Savaşı’nı Sultan 1. Murat’ın kazanmasıyla Balkanlar’a 500 yıldan fazla bir süre için kalıcı olarak yerleşen Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybetmeye başlamasıyla artarda gelen en büyük darbeleri yine Balkanlar’da aldılar.  

Osmanlının gelişinden önce Balkanlara yerleşmiş olan Türklerin Balkanlar’da 500 yılın da ötesindeki varlığının Osmanlı’nın bu uzun egemenlik sürecinin kalıcı ve kabul edilebilirliliğinde önemli bir rol oynadığını da bu vesile ile vurgulamak gerekir. MS IV. yüzyılda Oğuz, Peçenek, Hun ve Avar Türklerinin Makedonya ve Sırbistan’ın içlerine yerleşmeye başlamış olduklarını ve yine Oğuz, Peçenek ve Kıpçaklar gibi birçok Türk boyunun da Karadeniz’in batı kıyılarına, bu günkü Romanya’ya ve çevresine yerleşmiş olduklarını yine bu vesile ile belirtmekte yarar var. Karadeniz’in kuzeyinden Bulgaristan’a inen Kuman (Kıpçak), Peçenek ve Oğuzlar da X. asırdan itibaren bu topraklara yerleşirken, bir süre sonra da, 1263 yılında Selçuklu Türkleri Trakya’ya ayak basarak yerleşmişti.

Türklerin Balkanlar’daki varlığını perçinleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun, tebaasına olan hoşgörülü yaklaşımı süreç içinde Balkanlar’da yaşayan milletlerce yüksek bir hoşnutlukla kabul görmüş ve bütün Balkan topraklarında yaşayan topluluklar, Ortaçağın zalim kargaşasından ve engizisyon örneği baskılardan uzak, müreffeh bir hayat sürmüştür. İstemiş olsaydı, çoğunluğu Hıristiyan Ortodoks olan bütün Balkan milletlerinin çok kısa sürede Müslüman olmalarını sağlayabilecek olan Osmanlı yönetimi, Türk Devletleri’nin geleneksel, adil ve hoşgörülü idaresi nedeniyle bu yola başvurmamıştı. Bu hoşgörülü yaklaşım nedeniyle ve bu toplulukların çoğu da o zamanlar Müslüman bir yönetimi Katoliklik yönetimlere gönülden tercih etmiştir. Ne var ki, bugün konuyu daha derin bir şekilde irdelediğimizde, İmparatorluk yönetiminin bu stratejisinin yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü böyle davranılmasaydı, daha önce birçok Türk boyunun yerleşmiş olduğu Balkanlar’da bu boyların mensuplarının Slavlaştırılmış ve Ortodoks dinini kabul etmeye zorlanmış olması gerçeği, bu topluluklardaki Türk mayasının din yoluyla tekrar uyandırılmasını sağlayabilir ve hatta Slavları da Müslümanlaştırarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da kalıcı en büyük güçlerden biri olmasına yol açabilirdi.

Buna karşın, özellikle 1880’lerden itibaren Avrupa devletlerince kışkırtılan ve 1789 Fransız İhtilalinden sonra Balkanlar’da alabildiğine desteklenen milliyetçilik hareketleri sonucu, İmparatorluğun Avrupa toprakları süreç içinde birer birer kaybedildiği gibi, Balkanlar’daki Türkler de ana vatandan kopmuş, bir kısmı Türklükleri’ni dahi unutmuş veya unutturulmuşlardır. İçlerinden ancak Anadolu’ya göç edebilenler kurtulmuştur. Yalnız Balkanlar’da değil, daha ötede Macaristan’da, Kırım’da da olaylar böyle gelişmiştir. Rus, Sırp, Yunan, Bulgar ve Almanların baskılarıyla 1800’lerden itibaren bu şekilde Türkler üzerinde uygulanan zulüm ve yıldırma politikaları, bugün için yine Türkleri Anadolu’dan atma emelleriyle büyük paralellik aksettirmekte ve hatta bu olgunun temellerini oluşturmaktadır.

Balkanlar’dan Türklerin çekilmesinden sonra, Osmanlı’nın bütün topraklarında bu gün devam eden kargaşa Batılı emperyalistlerin zorla uyandırdıkları milliyetçi duygular, çizilmiş olan suni sınırlar ve parçala, böl, dışarıdan sömürge gibi yönet felsefesi büyük ölçüde devam etmektedir. Irak, Basra Körfezi, Lübnan ve Orta Doğu’nun birçok bölgesinde süren kargaşa ve katliamlar, Osmanlı Türklerinin adil yönetiminin olmadığı yerlerde neler olabileceğini Balkanlar’da da göstermiştir. Avrupa Birliği’nin yüz karası ve ikiyüzlülüğün en somut örneği olan Bosna’daki katliamlar, Kosova, Makedonya ve Sırbistan’ın birçok yerinde meydana gelen olaylar bunun örnekleridir.

Bugünkü başka bir görünüm de, Balkan ülkelerinin, Osmanlı’dan elde etmiş oldukları bağımsızlıklarının ve bir millet olma gayretlerinin abartılarak, sınırlarını, komşularının topraklarına tecavüzleri veya üzerinde hak iddia etmeleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu olgu 1912/1913 Balkan Savaşlarından bu yana böyle sürmektedir. Bu çizgi ve ihtirasın sürmesiyle, “Büyük Bulgaristan”, “Büyük Yunanistan”, “Büyük Sırbistan” ve “Büyük Arnavutluk” gibi hayaller bölgenin gelecekteki istikrarını daha uzun bir zaman etkileyecek ve daha çok cana mal olabilecektir.

GÜNÜMÜZDEKİ BALKANLARIN GERÇEKLERİ

Balkanlar’da süregelen çatışmalar ve katliamların temeli, Balkan ülkelerinin, sınırlarını komşularınınkine göz dikerek genişletme emellerinin ötesinde bir hususa dayanır. Bu husus da, “ötekilerden” ölesiye nefret duygusudur. Bu gerçeklerden hareketle, Balkanlar’ın sürekli bir cadı kazanı görünümü vereceğini söylemek abartılı bir kehanet olmayacaktır. Ayrıca Balkan toplulukları arasındaki din ve mezhep ayrılıkları ve Slav ağırlıklı bu bölgede, Slav olmayan unsurların da bulunmasının bu tarihsel nefreti körüklediği de söylenebilir. Yunan-Ortodoks, Yunan-Katolik, Roma-Katoliği, Protestan, Baptist, Müslüman ve Musevi gibi din ve mezheplerin Balkanlarda hemen her yerde iç içe olması önemli bir realitedir.

BALKANLARDA ZULME UĞRAYAN TÜRK VARLIĞI

Bütün bu gerçeklerin yanı sıra, en önemli Balkan realitesi ise, çeşitli emperyalist güçleri arkasına alan, yine çeşitli etnik ve dini gruba mensup Balkan toplumlarının, Türklere ve Balkanlar’daki Türk kültürüne, varlığına, eserlerine hayat hakkı tanımamalarıdır.

1820’lerde Mora’da Osmanlı’ya isyan eden Yunanlılar bu gün orada tek Türk bırakmamışlardır. Teselya ve Epir’de de aynı şekilde Türkler ölmekle göç etmek arasında tercih yapmak durumunda bırakılmışlardır. Balkan ülkelerinin yukarıda değindiğimiz “Büyük olma” ihtirası, Yunanlıları, Mora’dan öteye, Adalar’a ve hatta Anadolu’ya yayılmaya itmiştir.

Yine bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir husus da, Yunanistan’da azınlıkların tümüne çeşitli şekillerde uygulanan baskıların özellikle arkalarında Türkiye ve Makedonya gibi sınır devleti olan etnik gruplarda kendini yoğunlaşarak göstermekte olduğudur. Bugün de Yunanistan’ın milli politikası başta Türkler olmak üzere bütün azınlık gruplarını önce pasifize etme sonra tamamen ortadan kaldırma temeline dayanmaktadır.

Batı Trakya Türklerine uygulanan baskılar, temelde “Türk” kelimesinin kullanılmaması esasına dayanmaktadır. Türklerin aralarındaki bütünlük, sosyal dayanışma ve kültürel temel her vesile ile bozulmak istenmekte, Türkler, Türkiye veya diğer ülkelere göçe zorlanmaktadır. Özellikle 1998’e kadar geçerli olan Vatandaşlık Yasası’nın 19’uncu maddesi ile Yunan asıllı olamayan etnik azınlıkların çoğunun ve bu bağlamda 60 bin Batı Trakya Türkü’nün vatandaşlığına son verilmiştir. Eğer bu uygulama olmamış olsaydı bugün Batı Trakya’da 350.000 kadar Türk yaşıyor olacaktı.

Yine 1990’da çıkarılan yasa ile Türklerin kendi dini liderleri olan Müftülerini seçmeleri engellenmiştir. Yeni camilerin inşasına izin verilmediği gibi eskilerin tamiratı bile engellenmiş, müftülük gibi makamlara Yunan Hükümeti’nin atadığı kişiler oturtulmuştur. Ayrıca Lozan Anlaşmasına göre teminat altına alınmış Türk Vakıfları’nın yönetimi Lozan hükümlerine aykırı olarak, Yunan Yönetimi’nin atadığı kendi devlet memurlarının katı ve haksız anlayışına teslim edilmiştir. Türklerin maruz kaldığı en büyük haksızlıklardan biri de Türk okullarının gelişmesine izin verilmeyerek Türk çocuklarının, Türk toplumunun eğitim haklarının engellenmesidir. Yine, Türkiye’de, Türk vatandaşı olmayanlara bile toprak satışı yapılırken Yunan vatandaşı olan Batı Trakya Türklerinin taşınmaz mal edinmeleri yıllarca yasaklanmış ya da alınması çok zor olan özel izinlere tabi tutulmuştur. Bugün Batı Trakya’da hiç bir Türk eczanesi bulunmamakta, Türklere eczane açma izni verilmemektedir. Kamusal alanda Türklerin iş edinmesi olanaksızdır. Türkiye’de bütün üniversite mezunlarına, etnik kökenlerine bakılmaksızın verilmiş olan yedek subaylık hakkı Yunanistan’da Türklere verilmemektedir. Kendilerini “Türk” olarak tanımlayan soydaşlarımızın kurdukları “Türk Öğretmenler Birliği”, “İskeçe Türk Birliği Teşkilatı” gibi derneklerin “Türk” kelimesini kullanmaları yasaklanmış, Türkçede ısrar eden soydaşlarımız hapse atılmış, mallarını kaybetmiş ve vatandaşlıktan çıkarılmıştır.

Yunanistan, Türkler üzerinde uyguladığı sistematik eğitim ve asimilasyon politikaları ile Türklerin milli kimliklerini kaybettirmeyi amaçlamaktadır. Ekonomik özgürlükleri de buna paralel olarak kısıtlanan Türkler gün geçtikçe fakir düşmekte ve ancak çiftçilik yapabilmektedirler. Batı Trakya dışında, bugünkü Selanik civarında bir zamanlar var olan yüzlerce Türkmen köyünden bugün bir eser yoksa bunun temellerini, 1992-1995’de Sırpların Bosna’daki Müslümanlara uyguladığı soykırımın 1911’lerde Yunanistan’daki Türklere uygulayan Yunanlılar da aramak gerekir. Esasen Sırplarla Yunanlıların çok iyi anlaşmaları, Türk düşmanlığında yüzde yüz aynı çizgide olmaları ve Yunanlıların, Sırpların Bosna soykırımına tavır almamalarının nedenlerini de bu geçmişteki zalimliklerinde aramak gerekir.

BALKANLAR’DAN KIRIM’A, KIBRIS’A HEP AYNI MEZALİM

Türklere eski Osmanlı topraklarında uygulanmış olan mezalim örnekleri çoktur. Rusların 1852’den sonra Kırım Tatarları’na, yine 1877-1895’lerde Kafkas Türklerine uygulamış oldukları mezalim, Bulgaristan’da 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra sistematik bir şekilde uygulanan soykırım ve bunun sonucunda 350 bin civarında Türk’ün katledilmiş olması, 900 binden fazla Türk’ün göçe zorlanması, eski Yugoslavya’daki Sancak vilayetindeki Türk’lerin 19. yüzyılda Rusların teşvikiyle Sırp ve Karadağlılar tarafından işkence ve etnik ayrımcılıkla göçe zorlanması unutulmaması gereken Balkan gerçekleridir.

 

Bugün de, Makedonya’da Türkler, özellikle eğitim ve milli kimlik açısından baskı altında tutulmakta, çatışan Makedon ve Arnavut milliyetçiler arasında bir varoluş savaşı vermektedirler. Yine, Kosova’da yaşayan Türkler de benzer baskılar altında, milli kültür ve dillerini korumaya çalışmaktadırlar. 1930’larda ve 1956–60 yıllarında arazileri ellerinden alınan Türkler kitle halinde göçe zorlanmışlardır.

Türkiye artık ve bundan böyle bölgesindeki komşularından ekonomik ve siyasal anlamda daha güçlü olduğunu aktif olarak vurgulamak durumundadır. Tarihsel, dini, kültürel ve etnik sorumluluklarını çevresindeki komşularına hatırlatmalı ve soydaşlarına sahip çıkmalıdır.

 Ali Külebi

 
Bu makale 1032 kez okundu
 
Yorumlar Yorum Yaz   Tüm Yorumları Gör
 
 
 
             

Bu makaleyi paylaş

 

  •  

  •  
        
     
     
     
  • YAZARLAR
  •  
     
    Copyright ©
     
    Photo gallery  |   Video Gallery  |   Columns About Us  |   Contact Us

             
    TÜRKİYE-TÜRKÇE  |   TURKEY  |   WORLD  |   Politics  |   Business  |   Health  |   Food  |   Sport  |   Travel  |   Technology  |   Fashion  |   Magazine  |   Art  |   FETO FACTS   |